Nerden Başlanır Hayata 7. Kısım
Aradan iki yıl geçmişti abimler ne kadar eksik de verse bana verdikleri parayı babama olan borcumu bitirmiştim. Ne zaman şehre taşınacağım diye bekliyordum. İki yıl içerisinde Deli Memo'nun kitaplarını gördükten sonra ondan okuma yazmamı geliştirmek için ders alıyordum. Ders alırken devlet, iktidar, güç, yurttaşlık, din ve karşılaştırmalı etik dersleri veriyordu. Neden anlattığını merak ettim o da bir gün "Sen toplumunu çarpık bir toplum olarak buluyorsun. Çarpık demen için kendince doğrusunu doğru tanımlaman lazım, bu da yetmez insanların anlayacağı şekilde onlara da anlatman gerekecek. O yüzden bunları anlatıyorum" ve Deli Memo'nun aslında çok okumuş biri olduğunu o dersleri alırken öğrendim. Namaz kıldığı için üniversiteden uzaklaştırılmış odasında da yasaklı kırmızı kitaplar varmış...
Bana anlamsız geliyordu kitapların yasaklanması, bir kitap ülkeyi yıkamaz sonuçta. Ülkeleri yıkan da insanlar değil mi? Kitaplar düşünce biriktirir biz onları okuruz. Bizde de düşünceler olgunlaştığı için mi yasak acaba kitaplar?
Deli Memo ile çok takılınca benim de adım Deli İkbal'e çıkmıştı ister istemez. Bazen eve geldiğimde Sevgi kızıyordu. "Niye gidiyorsun bu adamın yanına? Görmüyor musun köyde adın çıktı? Tamam biliyorum okuma yazma için gidiyorsun da öğrenemedin mi daha okuma yazmayı." diye. Bunu Deli Memo ile görüşüp üzülerek son vermek zorunda kaldım. Helallik isteyip ayrıldım.
Artık vakti gelmiştir diye düşünüyordum şehre. Bir yıl daha çalışarak birikim yapıp sonra da şehre taşınacaktım. Abimlerden de para istemeyecektim artık. Kötü haber tez yayılır. Gazetelerde görmüşler kahvehanede Antalya - Diyarbakır otobüsü kaza geçirmiş. Kurtulan olmamış. Tüm cesetler adlı soruşturma için Ankara'ya götürülmüş. Eve yeni gelmiştim hayvanları otlatmaktan. Babamla radyo dinliyorduk. Bir anda bir hüzün kapladı her yanı. Ama nedenini anlamamıştım. Ben iki abimi de sevmezdim. Neden ağlamaya başladım ki ben. Annem zaten çığlığı koparıp bayıldı. Sevgi kolonya getirip annemi ayıltmaya çalıştı. O gün akşam kimse yemek istemedi. Babama "Baba ben gidip getiririm." dedim. "Çabuk gel." diyebildi sadece.
Önce Diyarbakır'a oradan da Ankara'ya geçtim. Yol boyunca ağladım. Nedenini bilmiyordum. Ağlamak da istemiyordum. Kendime engel olamıyordum ama. Aklıma abimlerle geçirdiğim zamanlar geliyordu ve ağlamaya başlıyordum. Beş dakika biraz kendime geldim dediğimde tekrar kendimi ağlarken buluyordum. Ağlaya ağlaya uyuya kalmışım Ankara yolunda. İnmemize bir saat kala uyandım. Yol boyunca belki bir veya iki saat uyumuştum daha fazla değil.
Abimlerin onu çıkmıştı. Ve daha köye varmamıştık. Köye vardığımızda köyün girişinde akrabalar nöbetleşe duruyorlardı. Nöbete kalan amca oğlu uzaktan araba görününce köye haber vermeye koştu. Çok hüzünlü bir tabloyu. Özellikle iki ablam ve annem ağlamaktan perişan olmuştu. Cenazeyi gömdük. Taziyeye gelen giden eksik olmuyordu. Toplumun yanınızdan ayrılmadığı nadir anlardan biriydi taziyeler. Az da dursalar yanımızda kalıyorlardı beş on dakika. Bir çay içip bir kurabiye kadar vakit işte. İmam da günlük otuz liraya kabul etmişti her gelen olduğunda el fatiha diyecekti sadece. Bazen paraya insanların bu kadar önem vermesi ve babam gibi paraya bu kadar önem veren bir adamın bile bu tür durumları normal karşılamasına şaşırıyordum.
Taziyeler bittikten sonra evde bir sessizlik vardı. Normalde abimler zaten yılda sadece bir kaç ay kalırlardı. Bizim içimizde büyümemişlerdi. Ona rağmen evi hüzün kaplaması ilginçti. Bir ara babam beni köşeye çekti. Oğlum borcun bitti biliyorum yazın artık seneye şehre geçeceksin. Ama abinler aramızdan daha yeni göçtü. İki yıl daha kal dedi. O anda çok bir şey diyemezdim zaten. Tamam dedim odama çekildim. Sevgi "Nasılsın?" diye sordu. Abimlerin ölümünden sonra hiç konuşamamıştık neredeyse. "Üzgünüm ama nedenini bilmiyorum." dedim. "Canım çok sıkılıyor sadece hayvanlar bana yetmiyor. Hem kışın tamamen boş oturuyorum." dedim. "Bir fikrim var aslında dedi. Ama rahatsız olur musun bilmiyorum." dedi. Bana baktı. "Sana dikiş nakış öğretebilirim."dedi. Tuhaf bir teklif olabilirdi ama hiç rahatsız olmamıştım. "Neden olmasın her bir öğretim ayrı bir artıdır benim için." dedim.
Bana anlamsız geliyordu kitapların yasaklanması, bir kitap ülkeyi yıkamaz sonuçta. Ülkeleri yıkan da insanlar değil mi? Kitaplar düşünce biriktirir biz onları okuruz. Bizde de düşünceler olgunlaştığı için mi yasak acaba kitaplar?
Deli Memo ile çok takılınca benim de adım Deli İkbal'e çıkmıştı ister istemez. Bazen eve geldiğimde Sevgi kızıyordu. "Niye gidiyorsun bu adamın yanına? Görmüyor musun köyde adın çıktı? Tamam biliyorum okuma yazma için gidiyorsun da öğrenemedin mi daha okuma yazmayı." diye. Bunu Deli Memo ile görüşüp üzülerek son vermek zorunda kaldım. Helallik isteyip ayrıldım.
Artık vakti gelmiştir diye düşünüyordum şehre. Bir yıl daha çalışarak birikim yapıp sonra da şehre taşınacaktım. Abimlerden de para istemeyecektim artık. Kötü haber tez yayılır. Gazetelerde görmüşler kahvehanede Antalya - Diyarbakır otobüsü kaza geçirmiş. Kurtulan olmamış. Tüm cesetler adlı soruşturma için Ankara'ya götürülmüş. Eve yeni gelmiştim hayvanları otlatmaktan. Babamla radyo dinliyorduk. Bir anda bir hüzün kapladı her yanı. Ama nedenini anlamamıştım. Ben iki abimi de sevmezdim. Neden ağlamaya başladım ki ben. Annem zaten çığlığı koparıp bayıldı. Sevgi kolonya getirip annemi ayıltmaya çalıştı. O gün akşam kimse yemek istemedi. Babama "Baba ben gidip getiririm." dedim. "Çabuk gel." diyebildi sadece.
Önce Diyarbakır'a oradan da Ankara'ya geçtim. Yol boyunca ağladım. Nedenini bilmiyordum. Ağlamak da istemiyordum. Kendime engel olamıyordum ama. Aklıma abimlerle geçirdiğim zamanlar geliyordu ve ağlamaya başlıyordum. Beş dakika biraz kendime geldim dediğimde tekrar kendimi ağlarken buluyordum. Ağlaya ağlaya uyuya kalmışım Ankara yolunda. İnmemize bir saat kala uyandım. Yol boyunca belki bir veya iki saat uyumuştum daha fazla değil.
Abimlerin onu çıkmıştı. Ve daha köye varmamıştık. Köye vardığımızda köyün girişinde akrabalar nöbetleşe duruyorlardı. Nöbete kalan amca oğlu uzaktan araba görününce köye haber vermeye koştu. Çok hüzünlü bir tabloyu. Özellikle iki ablam ve annem ağlamaktan perişan olmuştu. Cenazeyi gömdük. Taziyeye gelen giden eksik olmuyordu. Toplumun yanınızdan ayrılmadığı nadir anlardan biriydi taziyeler. Az da dursalar yanımızda kalıyorlardı beş on dakika. Bir çay içip bir kurabiye kadar vakit işte. İmam da günlük otuz liraya kabul etmişti her gelen olduğunda el fatiha diyecekti sadece. Bazen paraya insanların bu kadar önem vermesi ve babam gibi paraya bu kadar önem veren bir adamın bile bu tür durumları normal karşılamasına şaşırıyordum.
Taziyeler bittikten sonra evde bir sessizlik vardı. Normalde abimler zaten yılda sadece bir kaç ay kalırlardı. Bizim içimizde büyümemişlerdi. Ona rağmen evi hüzün kaplaması ilginçti. Bir ara babam beni köşeye çekti. Oğlum borcun bitti biliyorum yazın artık seneye şehre geçeceksin. Ama abinler aramızdan daha yeni göçtü. İki yıl daha kal dedi. O anda çok bir şey diyemezdim zaten. Tamam dedim odama çekildim. Sevgi "Nasılsın?" diye sordu. Abimlerin ölümünden sonra hiç konuşamamıştık neredeyse. "Üzgünüm ama nedenini bilmiyorum." dedim. "Canım çok sıkılıyor sadece hayvanlar bana yetmiyor. Hem kışın tamamen boş oturuyorum." dedim. "Bir fikrim var aslında dedi. Ama rahatsız olur musun bilmiyorum." dedi. Bana baktı. "Sana dikiş nakış öğretebilirim."dedi. Tuhaf bir teklif olabilirdi ama hiç rahatsız olmamıştım. "Neden olmasın her bir öğretim ayrı bir artıdır benim için." dedim.
Yorumlar
Yorum Gönder